Bir tarih, kiremitlik tepede, beyazların ardına gizlenip, asır asır seyre durur, soğuktan uyuşan ovayı. Tutkununu arayan antikalar gibi ilgi bekler beyaz şehirden. Bedeni şehrin merkezindedir. Ruhunu kimse göremez

Karların yorgan gibi örttüğü yorgun ve yıpranmış taşlar uzaktan harabeyi andırır. İçine girip selam verdiğinizde sizi dimdik ayakta karşılar. Hele şu sakinliğe ve sessizliğe kulak kabartın, ışığı sabırla içeri alan gök gözlü pencerelere derince bakın! Muhteşem kalabalıkların haykırışını duyacaksınız. Hakikate koşan şehitlerin gözlerindeki nuru göreceksiniz.

Neyi beklersiniz? Çekinmeyin, konuşun Büyük Kiremitlik Tabyasıyla! Sohbetine, tinercilerin yaktığı ateşle kararan duvarlarından başlar. Sonrasında paslı bir ses yükselir, güneşin aydınlattığı pencerelerinden. Yüz elli yıl öteye yankılanırcasına: Ticaretten, ipek yollardan, kültürden, sanattan ve kahramanlıktan bahseder.

Der ki:

Bakmayın, şu beyaz şehrin ortasında soytarı gibi kaldığıma. Geceleri tinercilerin ateşiyle kararan duvarlarıma. Ucubeliğime. Aslında ben Sultanım. Tacımı  kaybettim.    Onu arıyorum.

Ve devam eder…

“Bazen yalnızlıktan canım sıkılır, çarşıya inerim. Caddeleri, sokakları, yapıları gözlerim; ama hiçbir şey göremem. Kararan yanlarımı her zamanki gibi; kalenin, Ulu          Camii’nin, kümbetlerin, Çifte Minareli Medresenin, Lala Paşanın, Murat Paşanın ve Yakutiye Medresesinin nuru ile aydınlatır, sonrasında hala ayakta duran                    çeşmelerden kana kana su içer biraz dinlenirim. Bazen kahvehanelere uğrarım. Bir masanın etrafında başı öne eğilmiş kuru fidanları andıran gençleri görürüm.            Avuçlarının içindeki küçük dünyada dolaşıp dururlar. Sokaktakiler küfrün kölesi olmuşlar. Büyük bir bölümünün kalbi de; küfrü, şiddeti, ötekileştirmeyi, öfkeyi ve              kumarı barındıran yeni bir mitolojik kahraman ile birlikte atar.

      Gençler ne yapsın. Yaşlılar ahlakı da öldürdü. Peygamberin –SAV- güzel ahlakını, hoşgörüsünü, derdini ve o büyük saygısını almadılar. Ki gençlere aktarsınlar. En            çok garipsediğim tablo ise yeni komşuluk ilişkileriydi. Üst üste binen evlere sıkışırcasına aileler çok yakınlaşmışlardı; ama birbirlerini tanımıyorlardı. Selam                 vermiyorlardı. Yardım etmiyorlardı. Biri düğün yaparken; diğeri ölüsüne ağlıyordu. Dedim ya çok garipti.

Eve çekilirken, şu akşamları yüzlerine yalnızlığın kalleşçe somurttuğu dilencileri görürüm. Memleketlerinde savaştan kaçtıklarını, burada da kendilerinden kaçıldığını itiraf ederler. Beyaz şehirden utanırcasına başımı öne eğip kiremitlik tepeye çekilirim.

 

                                                                                                      İlteriş Bülent AYDIN

                                                                                                      bulentfilm@gmail.com

 

 

 

       

47 kere görünlülendi